
Bugün Pazar Sohbetinde konuğumuz Yazar Köksal Güneş’ti. Yazar ile yazarlık serüveni ve “Şehrin Öteki Yüzü” ile “Son Perde” isimli kitaplarını konuştuk.
Merhaba Köksal Hocam. Öncelikle kendinizden bahsedebilir misiniz?
2000 yılında Tokat’ın Erbaa ilçesinde doğdum. Lise eğitimimi Abdülhamid Han Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde sağlık bilimleri alanında tamamladım. Ancak üniversite sürecinde yönümü tamamen değiştirdim. Trakya Üniversitesi Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri bölümünden mezun oldum. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi’nde Web Tasarım ve Kodlama bölümünü de eş zamanlı olarak bitirdim.
Lisedeki sağlık eğitiminin ardından yazılım alanına yönelerek farklı bir kariyer yolculuğuna adım attım. Şu anda Ankara’da yaşıyor ve teknoloji alanında kendimi geliştirmeye, projeler üretmeye devam ediyorum.
Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?
Liseye geçene kadar bir gün kitap yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Küçükken kelimelerden çok sayılarla oynamayı severdim. Ama lise yıllarında kelimelerle oynamanın da en az sayılar kadar eğlenceli ve derin olduğunu fark ettim.
Derslerde dikkatim dağıldığında defterlerimin kenarına yazdığım birkaç kelimelik cümlelerle başladı her şey. Zamanla bu küçük cümleler büyüdü, birleşti ve içimde bir hikâye oluşturdu. O duygunun peşinden gittim ve bu serüven de böylece başlamış oldu.
İki kitabınız da MCK Yayınları’ndan çıktı. Öncelikle ilk kitabınız “Şehrin Öteki Yüzü”nü konuşalım. 2. Baskısını yaptı. Bu eserinizin fikri nasıl doğdu? İsmine ve yazılmasına nasıl karar verdiniz? Kitabınızın yazma sürecinden bahseder misiniz?
Lise yıllarında bilgisayar başında çok fazla vakit geçiriyordum. Bir süre sonra “Bu zamanı nasıl daha anlamlı değerlendirebilirim?” diye düşünmeye başladım. O dönem, kitap okuma alışkanlığı kazandım. Lisenin bana kazandırdığı en güzel alışkanlıklardan biri buydu. Kitap okudukça içimde bir yazma isteği filizlenmeye başladı ve bu isteğe kayıtsız kalamadım.
Zamanla bilgisayarda saatlerce oyun oynamak yerine bir şeyler karalamak, benim için daha eğlenceli hale geldi. Böylece
Şehrin Öteki Yüzü
’nün ilk satırları ortaya çıktı. Yazarken bu sürecin bir gün kitaplaşacağını ya da ikinci baskıya ulaşacağını hiç düşünmemiştim. Sadece içimden geldiği gibi yazıyordum.
O kadar çok yazmıştım ki, ilk tamamladığımda taslak hali şu anki basılı versiyonunun neredeyse iki buçuk katıydı. Daha sonra arkadaşlarıma okuttum, onların geri bildirimleriyle sadeleştirme sürecine girdim. Hem içerik olarak hem de biçim olarak birçok kez elden geçirdim. Kitabın ismi de, yazdıkça oluşan temaya en uygun tanım gibi geldi bana. Şehrin görünen değil, görmezden gelinen yüzünü anlatmak istedim.
Okuyucunun bu kitaptan almasını istediğiniz mesaj nedir?
“
Şehrin Öteki Yüzü
”nü yazarken, özellikle hayatta çabalarının karşılığını alamayan insanlara bir örnek teşkil etmesini istedim. Hepimizin hayatında zorluklar, engeller, hayal kırıklıkları var. Ama önemli olan, tüm bu olumsuzluklar karşısında pes etmemek, yola devam edebilmek.
Kitapta özellikle vurgulamak istediğim şey, umutlarımız tükendiğinde bile elimizdekine sarılıp sonuna kadar mücadele etmemiz gerektiğiydi. Hayat, bazen üst üste gelen olumsuzluklarla sınar bizi ama bir insan ne kadar zorluk yaşarsa yaşasın, gelecekte güzel şeylerin olabileceğine dair umudunu yitirmemeli.
Ben de bu kitabımda okuyucuya “Pes etme” demek istedim. Yaşama tutun, inancınızı kaybetmeyin. Her zaman bir çıkış yolu vardır. Bazen sadece nefes almak bile, o yolun başlangıcı olabilir…
Yazarken zorlandığınız bölümler oldu mu?
Aslında bu kitabı yazarken zorlanmaktan ziyade, yazmak beni rahatlatıyordu. Çünkü tamamen içimden gelen bir yazma isteğine cevap veriyordum. Kendime bir sınır koymadım; bazen oturup on, on beş sayfa yazdığım oluyordu, bazen de sadece bir paragrafla yetindiğim.
Yazarken herhangi bir kalıba ya da plana bağlı kalmadım. İçimdeki sese kulak verdim ve onun rehberliğinde ilerledim. Bu özgürlük duygusu, yazım sürecini benim için daha keyifli ve samimi bir hale getirdi.
Bu kitap hayatınızın hangi döneminde yazıldı? Kişisel hayatınızla eserin yazımı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Bu kitabı lise yıllarımda yazdım. O dönem yaşadıklarım, gözlemlerim ve günlük hayatımdan aldığım ilham esere doğrudan yansıdı. Yazarken çoğu zaman yaşadığım duyguları, çevremdeki insanlardan etkilenerek kurguladım.
Bu nedenle “ilk göz ağrım” diyebilirim. Hem yazarlık yolculuğumun başlangıcı olması açısından hem de kişisel anılarımı içinde taşıması bakımından bu kitap benim için çok özel bir yere sahip.
Bu kitabın cümlelerinden birini hep hatırlayacak olsanız bu hangi cümle olurdu?
Elbette, bu kitabın hayatımda birçok şeyi değiştirdiğini söyleyebilirim. Öncelikle, çevremde kitap yazan, edebiyatla uğraşan yeni insanları tanımama vesile oldu. Bu benim için çok kıymetliydi çünkü aynı yolda yürüyen insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ilham vericiydi.
Ayrıca çeşitli şehirlerden kitap fuarları için davetler almaya başladım. Bu da hem yazarlık serüvenimi genişletti hem de okuyucularla birebir temas kurma şansı sundu. Bulunduğum ortamlarda da fark edilir bir ilgi ve alaka değişikliği oldu; insanlar kitap yazmış birini daha farklı bakışlarla değerlendiriyor. Tüm bu gelişmeler beni daha da motive etti.
Dilerseniz şimdide ikinci kitabınız “Son Perde”yi konuşalım. Bu eserin fikri ve ismi nasıl doğdu? Yazım sürecinden bahsedebilir misiniz?
“Son Perde”,
Şehrin Öteki Yüzü
’nden sonra yepyeni bir kurguya başlama isteğiyle ortaya çıktı. Aslında bu kitabın sadece fikrinde değil, ismi ve içeriğinde de lise yıllarındaki en yakın arkadaşlarımın büyük katkısı oldu. Ana karakterleri ve onların özelliklerini birlikte belirledik; adeta ortak bir hayal kurduk diyebilirim.
Yazım süreci ise biraz uzun sürdü. Üniversite hazırlık dönemi nedeniyle yazmaya ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra üniversiteye başladığımda zaman buldukça devam ettim. Dolayısıyla bu kitap, hem lise hem üniversite yıllarımın izlerini taşıyan, benimle birlikte olgunlaşan bir eser oldu.
Her iki kitabınızda “Macera-Polisiye” tarzında… Bu türü seçmenizin bir amacı var mı?
Aslında edebiyatın birçok alanına ilgim var. Şiir, deneme ve kişisel yazılar yazmayı da seviyorum; hatta bu türlerde kaleme aldığım pek çok yazı blogumda yer alıyor. Ancak yayımlanan iki kitabımda, Şehrin Öteki Yüzü ve Son Perde,
macera-polisiye türünü tercih ettim.
Bu türü seçmemin sebebi, bir okuyucu olarak da bu tarzı çok sevmem. Gizem, aksiyon ve karakterlerin iç dünyasına dair derinlik, beni her zaman cezbetmiştir. Yazarken bir karakter yaratıp onu olayların içine bırakmak ve bu süreci onun psikolojisine göre şekillendirmek beni heyecanlandırıyor. Macera-polisiye, bu yaratıcılığı en özgür biçimde kullanabildiğim alan oldu.
Sizi yazmaya motive eden şey nedir?
Sanırım beni en çok motive eden şey, kelimelerle baş başa kalmanın verdiği huzur. Yazmak, benim için sadece bir üretim değil; aynı zamanda bir arınma biçimi. Zihnimi boşaltmak, içimde birikenleri dökmek için en doğal yol bu.
Yazarken dünya ile bağımı koparıp iç dünyama dönebiliyorum. Bu yalnızlık hali, beni rahatlatıyor. Belki de bu yüzden yazmak benim için bir ihtiyaç, bir içsel terapi gibi.
Yazma rutinlerinizden bahsedebilir misiniz? Kaç saat yazarsınız? Yazarken belli kurallarınız var mı?
Açıkçası belli bir yazma rutinim yok. Tamamen içimden geldiği gibi yazarım. Bazen bir oturuşta dört beş saat yazdığım olur, bazen de sadece bir cümle kurar ve bırakırım. Zihnen hazır hissetmediğimde kendimi zorlamam.
Gece saatleri ise her zaman daha verimli oldu benim için. Gecenin sessizliği, karanlığı ve dinginliği yazarken beni daha çok içine çeker. En uzun ve yoğun yazılarımı genelde gece geç saatlerde kaleme almışımdır.
Eserinizin basım ve yayım sürecindeki deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz? Yayınevi süreci nasıl geçti?
Şehrin Öteki Yüzü
ilk yayımlandığında farklı bir yayınevi aracılığıyla basılmıştı. Ancak ikinci baskısında MCK Yayınları ile yollarımız kesişti. Bu yayınevine geçtikten sonra sürecin ne kadar kolay ve profesyonel ilerleyebileceğini bizzat görmüş oldum.
İlk yayınevini bulmam aylarımı almıştı, ama MCK Yayınları'nın ilgisi, iletişimi ve desteği beni gerçekten çok mutlu etti. Süreç oldukça hızlı ve sorunsuz ilerledi. Buradan kendilerine bir kez daha teşekkür etmek isterim; ikinci baskıya verdikleri değer benim için çok kıymetliydi.
Yazarlık yolculuğunuzda sizi etkileyen yazar veya yazarlar var mı? Bunlar kimlerdir?
Açıkçası belirli bir yazarı örnek alarak yola çıkmadım. Polisiye ve macera türünde birçok kitap okudum ama isimlerden çok türün kendisi beni etkiledi. O kitapları okurken hep şunu düşündüm:
“Onlar bu hikâyeleri yazabildiyse, belki ben de yazabilirim.”
Bu düşünceyle kalemi elime aldım ve yazarlık yolculuğum böylece başladı. Yani beni etkileyen, daha çok yazma cesareti veren o hikâyelerin gücü oldu.
Ülkemizde okuma alışkanlığı nasıl kazandırılabilir? Sizce okullar bunun için yeterli mi?
Okuma alışkanlığı, sadece okul temelli bir süreç değil; evde, sokakta, toplumun her alanında beslenmesi gereken bir kültür. Elbette okullar bu alışkanlığın kazanılmasında önemli bir rol oynuyor ama yeterli olduklarını söylemek zor. Çünkü kitap sevgisi sadece ödevle, zorunlulukla gelişmiyor.
Çocuklara kitap okumayı değil, kitapla bağ kurmayı öğretmeliyiz. Bu da ancak kitapla iç içe bir ortamda, merakı ve hayal gücünü besleyerek mümkün olur. Öğrenciler kitapları ezberlenecek bilgiler değil, keşfedilecek dünyalar olarak görmeli. Bu noktada ailelere, öğretmenlere ve yazarlar olarak bizlere büyük görev düşüyor.
Okuduğunuz en iyi üç kitap hangileridir?
Polisiye ve derinlikli anlatıları sevdiğim için bu türde iz bırakan kitaplar hep ilgimi çekmiştir. En çok etkilendiğim üç kitabı şöyle sıralayabilirim:
Sherlock Holmes – Arthur Conan Doyle:
Polisiye edebiyatın temel taşlarından biri. Kurgusu, karakter derinliği ve zekâ dolu olay örgüsüyle her zaman ilham verici oldu.
Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit:
Mevlânâ’nın felsefesini günümüz olaylarıyla harmanlayan, mistik yönü güçlü ve düşündürücü bir roman.
Körlük – José Saramago:
Sadece bir felaket anlatısı değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir sorgulama.
Bu kitaplar, hem edebi hem de kişisel anlamda beni etkileyen ve yazarlık yolculuğuma katkı sağlayan eserler oldu.
Bir sonraki kitap projeniz nedir? Mahsuru yoksa bahsedebilir misiniz?
Aslında fantastik türde başladığım bir çalışmam var. Yeni bir tarz denemek istedim ve bu süreç oldukça heyecan vericiydi. Ancak önceki yazma tempomdan biraz uzaklaştığım için henüz tamamlayamadım.
Bu projeyi tamamlayıp devam eder miyim, yoksa bambaşka bir hikâyeye mi başlarım, açıkçası ben de şu an emin değilim. Yani kafamda birkaç fikir dolaşıyor ama hangisinin ağır basacağını zaman gösterecek.
Kitap yazma hazırlığında olan yazarlara neler önerirsiniz? Yazma sürecinde ve öncesinde nelere dikkat etmeliler?
Öncelikle şunu söylemek isterim: Yazmaya başlamak için “doğru zamanı” beklemeyin, çünkü o zaman çoğu zaman hiç gelmez. Eğer içinizde anlatmak istediğiniz bir hikâye varsa, kalemi elinize alın ve başlayın.
Ama başladıktan sonra da en önemli konu, pes etmemek. Yazma süreci inişli çıkışlıdır; bazı günler kelimeler akarken bazı günler tek bir cümle bile yazamazsınız. O anlarda bırakmak kolaydır ama asıl fark yaratan, o zorlu anların içinden geçebilmek.
Mükemmel bir ilk taslak beklemeyin. Önemli olan, bitirebilmek. Eksik olur, düzeltirsiniz. Ama yarım kalan hikâyeler ne size ne de bir başkasına ulaşır. Sabır, kararlılık ve inançla devam eden herkes, bir gün kendi kitabını ellerine alabilir.
Okurlara son cümle olarak ne söylemek istersiniz?
Bu soruya
Şehrin Öteki Yüzü
kitabımdan bir cümleyle cevap vermek istiyorum:
“Umudumuzu kaybetmeyelim. Her zaman bir yol bulunur, biz fark etmesek bile…”
Hayatın karşımıza ne çıkaracağını asla bilemeyiz. Bazen yön değiştirmek gerekir, bazen en olmadık anda içimizdeki sesi dinlemeliyiz. Sevmediğimiz işleri yapmak zorunda değiliz; kendimizi iyi hissedeceğimiz, tutkuyla bağlanacağımız yolları da seçebiliriz. Ben bunu yaptım. Lisedeki eğitimimden farklı bir alana yöneldim, yeni bir bölüm, yeni bir yol seçtim… Ve iyi ki de seçmişim.
Okuyuculara da aynı cesareti diliyorum: Kendinizi dinlemekten, yönünüzü değiştirmekten korkmayın. Her zaman bir çıkış vardır; bazen biz bakış açımızı değiştirince o yol görünür.
Teşekkür ederiz hocam
.
Ben teşekkür ederim.

